TOP

Beyoğlu Eski Yeni: Kayıp Ruhun Peşinde

Timurtaş Onan, 1980’lerdan bu yana İstanbul’un peşinde: Tarihi Yarımada’nın hanlarından Dolapdere’nin müzisyen kahvelerine, Beyoğlu’nda kök salmış sanatçılara, semtin müdavimlerine ve gece hayatına kadar şehrin farklı yüzlerini yıllarca fotoğrafladı. Şimdi Beyoğlu Eski Yeni ile ilk gençliğinden beri müdavimi olduğu, eğlendiği, yaşadığı semte görsel bir saygı duruşunda bulunuyor: Değişen mekanların, aramızdan ayrılan karakterlerin ve yankıları sönen bohem bir hayatın izinde, Beyoğlu’nun dönüşse de hiçbir zaman tam olarak ele geçirilememiş ruhunu arıyor.

Beyoğlu’yla şahsi ilişkin nasıl gelişti?
Bağdat Caddesi çocuğuyum aslında. Ama gençlik yıllarımda DJ’lik yaptığım zaman Beyoğlu’na gidip gelmeye başladım…

Kaç yıllarında? Erkeklerin yaşı sorulmaz ama 🙂
70’li yıllarda. O zamanlar Amerika’da Studio 54 vardı; İstanbul Elmadağ’da da Hydromel. Hydromel’in DJ’iydim. Gece çıkınca da başka diskoteklere giderdik. Kulüp 12 vardı, Huysuz Virjin çıkardı. Sabaha karşı üçten, dörtten, beşten sonra gidilirdi. Dolup taşardı, her türden insan olurdu. Yeni jenerasyona fantastik gelebilir ama gece hayatı acayipti! Mesela Babadilla diye bir disko vardı, daha çok siyah insanlar gelirdi. Taksim’de Modül vardı, o biraz daha “piyasa”ydı. Regine vardı; yine bizim Kadıköy Maarif Koleji’nden bir arkadaşımız, Alp çalardı orada. Daha çok “sosyete” müziği, Fransızca slow’lar çalınırdı orada. Yalnızca biz Hydromel’de ağırlıklı olarak soul, rock ve caz çalardık. Meraklıları bize gelirdi.

O zamanlar plak bulmak çok zordu. Las Vegas’ta müzisyen olarak çalışan biri her ay diskoteklere yeni plaklar getirirdi. Belli müzik evlerine de Amerika’dan billboard listeleri gelirdi. Oralardan plak bulup alırdık. Bazen bir albümü günlerce arardım. Mesela Chicago vardı; Nino Varon’un Nova Müzik Center diye bir yeri vardı… Jirayr adlı bir bey Audio Center’ı işletirdi; iyi anlardı müzikten. Şişli’de, Yılmazlar Pasajı’ndaydı hatırladığım kadarıyla. Diyelim ki The Crusaders yeni çıkmış. Bulup da çalmak için arayıp duruduk…

Hayatımız hep Beyoğlu’nda, Taksim’de geçerdi. Caddebostan’da oturuyordum. Sabaha karşı eve gitmek için 8 kişilik dolmuşla karşıya geçerdik. Pavyondan çıkan kadınlar, birkaç müzisyen, karşıda oturan belli tipler olurdu sabaha karşı. Hapisten yeni çıkmış bir köfteci vardı; dolmuş beklerken onun maceralarını dinlerdik. Dolmuşçular da çok iyiydi. Uyuyup kalırdım bazen. Bir bakmışım, dolmuş bizim sokağa girmiş; eve servis…

Benim bir de sinema merakım vardır. Ortaokuldan beri, Harbiye’deki Film Arşivi’ne giderdik. Eski Maksim Gazinosu’nun olduğu yerde de (şimdiki Sofitel Otel) Sinematek vardı ama ben o döneme yetişemedim.

Beyoğlu, 1980’lerde tamamen pavyonlar ve randevu evleriyle doldu. Garip bir yer olarak kaldı uzun süre. Ben de 1990’da Antalya’ya gittim, ajans kurdum ama Beyoğlu’ndan kopamadım; düzenli gidip geliyordum. İstanbul’u çok özleyince 2000’de döndüm. Talimhane’de büyük bir stüdyo, home office tuttum. Yıllar sonra da eşim Sennur ile beraber Cihangir’e taşındık ve Tokatlıyan Han’da bir ofis açtık. Yeniden çok içli dışlı oldum Beyoğlu’yla. Ne güzel zamanlardı… Bolca fotoğraf çekiyordum; Tarihi Yarımada’da ve Beyoğlu’nda. Bazı seriler çalıştım o zaman: Dolapdere’deki Roman mahallelerini fotoğraflıyordum.

Geçmişte Beyoğlu’nu Paris’in kötü bir taklidine benzetenler olmuştu. Paris’i iyi bilen, çok gezmiş, fotoğraflamış biri olarak sence adil bir yorum mu?
Malum, Osmanlı’nın son dönemlerinde bir Batı özentisi vardı; birbirine “Monşer” diyenler falan… Fakat İstiklal Caddesi gibi Art Nouveau’dan Neoklasik’e güzel mimari örneklerin bir araya toplandığı bir cadde ben görmedim. Aslına bakarsanız, Paris kentsel dönüşüm geçirmiş bir yer. Robert Doisneau’nun o siyah beyaz fotoğraflarındaki veya Albert Lamourisse 1956 yaoımı Oscar ödüllü kısa filmi La Ballon Rouge (Kırmızı Balon) filmindeki Paris yok artık. Orada tabii güzel saraylar vardır ama sokaklar ve binalar hep birbirine benzer. Bir de onlar tarihi mekanlarına çok iyi bakmışlar. Bizde ise birçok kültürel hafıza mekanı garip restorasyonlarla mahvedildi.

İnsanların değişimine en çok ağıt yaktığı semt Beyoğlu. Sen de ağıt yakanlardan mısın?
Şu anki hali hoşuma gitmiyor; çünkü büyük bir AVM’yi andırıyor. 1990’larda oluşan o bohem yaşamı seviyorum ben; kitap evleri, sergi salonları, belli bir kültür seviyesindeki insanların açtığı mekanlar, kafeler vardı. Şimdi ise çoğunlukla ticari zincirler var cadde üzerinde. Ara sokaklarda, Asmalı Mescit taraflarında yine farklı mekanlar bulmak münkün… Mesela Yeşilçam Sokağı’ndaki kahve hala yaşıyor. Beyoğlu’na ruhunu veren esnaftan geriye kalan bazı kişiler de hep pasaj içlerinde veya sokak aralarında. “Beyoğlu Eski Yeni” kitabımda bu kişilerden bazılarının da portreleri yer alıyor.

Kitaptan biraz bahsedelim mi?
2000’de İstanbul’a döndükten sonra, Beyoğlu üzerine analog, orta format bir projeye başladım. Randevu alarak önemli Beyoğlu karakterlerinin, sanatçıların portrelerini çektim; sokakta da çalıştım. Sonra bazı gelişmelerden dolayı 2000’lerin sonlarına doğru projeyi park ettim. Son iki üç yılda ise yaptığım eklemelerle de tamamlayarak kitap olarak yayınladım.

Beyoğlu gibi kültürel açıdan çok katmanlı bir yeri bir cilde sığdırmak büyük sorumluluk. Nasıl bir yöntemle çalıştın? Okurlar ne bulacak kitapta?
Fotoğrafladığım bazı yerler şu anda yerinde değil. Mesela Kelebek Korse’yi çekmiştim, şimdi yok. İnci Pastanesi yer değiştirdi. Eskilerden Hazzopulo Pasajı’ndaki şapkacı Madam Katya’nın dükkanı kaldı bildiğim kadarıyla… Her yer ya giyim mağazası ya da yemek zinciri oldu. Sonra, Asmalı Mescit civarında atölyesi olan ressamlardan Orhan Taylan’ı; Suriye Pasajı’nda ev-atölyesi olan heykeltıraş Namık Denizhan’ı; Galata’da yaşayan ressam ve şair Habib Gerez’i çekmiştim. Bu kişiler de şimdi yaşamıyor.

Beyoğlu’nun hep bir de tekinsiz tarafı olmuştur… Kitapta ona da yer var mı?
Tekinsiz taraf ayrı bir hikaye. Onu daha önce “Beyoğlu Geceleri” adlı bir seri olarak çalışmıştım; biraz daha kural dışı, marjinal yaşamlara eğilmiştim… Ayın karanlık yüzü, diyelim. 2005’te Fransız Kültür Merkezi’nde bu seriyi bir enstalasyon şeklinde sergiledim. Kartonların üzerine koli bandıyla fotoğrafları yapıştırarak, Beyoğlu’nda kaydettiğim sesler eşliğinde bir odanın içinde gerçekleştirdiğim underground bir sunumdu. Aynı sergi Almanya ve Yunanistan’a da taşındı daha sonra. Hala konuşulan bir iştir. Farklı konseptlerde işler yapmayı seviyorum. Hep aynı fotoğrafçı olmak istemiyorum.

“Beyoğlu Eski Yeni” kitabındaki favori karelerin hangileri? Semtin ruhunu en iyi anlatanlar…
Tramvayda öpüşen çift karesi çok meşhur. Birçok koleksiyonere de gitti ve neredeyse edisyonları bitti. Bazı karelerin ise hangi sene çekildiği anlaşılmıyor. 1950’ler de olabilir, 1980’ler de, 2000’ler de… Öyle bir zamansızlık yakalamak istedim. Binlerce fotoğraf içinden kitaba girecek olanları seçmem altı ay sürdü. Her karakterin ve fotoğrafın alternatifi var. Ve daha kitaba koyamadığım bir sürü kare var.

Hasselblad’la da dijital makineyle de çektin. Arada bir lezzet farkı var mı hâlâ?
Biraz çağa ayak uyduruyoruz; dijital fotoğrafçılık atölyelerim var. Tabii ki dijital çok çekiyorum. Ama sadece analog da çekilebilir bence. Biraz daha zahmetli belki ama aradaki farkı görüyorsun. En iyi dijital makineyle de çekseniz aynı havayı vermiyor. Dijital imaj biraz HD televizyon görüntüsü gibi yapay, basit duruyor. Aynı kareyi analog çekip bakıyorsunuz; bir derinliği var. Yaşıyor o fotoğraf. Ben dijital karelerimi de editlerken analog tarzda editliyorum. Biraz daha gren veriyorum.

Farklı şeyler denemeyi seven bir sanatçı personan var. Mesela “Dönüşen Şehir” serginde çok farklı işlerini görmüştüm…
Onlar tamamen manipüle fotoğraflardı. Geçen sene Eylül ayında, Barınhan’da açtığım bu sergi için oyuncak Diana makineyle analog çekimler yapmıştım. Bayat film kullanmış ve ters banyo tekniğiyle basmıştım. Kültürel ve mekansal olarak dönüşen, değişen İstanbul’u iyi anlatan kareler çıkmıştı ortaya. Kentsel dönüşüm bölgelerinde, Başakşehir’de önde koyunlar otlarken arkada yükselen binaları görüyordunuz. Sergideki yerleştirmeye senin şiirsel metinlerin eşlik etmişti: “Gökdelenler göğe doğru uzanırken, hatıralar yerin altın doğru çekiliyor”…

“Beyoğlu Eski Yeni” kitabı, bir İstanbul antolojisinin devamı. Kitapların her biri kentin farklı bir yüzüne, karakterine, hissine odaklanıyor değil mi?
Evet, Beyoğlu’ndan önce “İstanbul’un Hanları” yayınlandı. O da 15 senelik bir çalışmanın ürünüydü. Tarihi Yarımada’yı fotoğraflarken, İstanbul’un eski hanlarını ve oradaki atölyelerde çalışan gümüş ve kuyum ustalarını keşfettim. Sonra onlarla birtakım dostluklar kuruldu ve bu çalışmayı ayrı bir başlık altında, bir sosyal sorumluluk projesi olarak yapmaya karar verdim. Kitapta yer verdiğimiz ustaları da sergilerimize hep çağırdık. Ayrıca öğrencilerimle de hanlar konulu üç atölye çalışması yaptım.

Sırada ne var peki?
Çok büyük bir arşivim var. Şu an karar aşamasındayım ama ilk olarak, daha küçük ebatlı bir koleksiyon kitabı çıkarmak istiyorum. Koleksiyonlara girmiş, en çok beğenilen fotoğraflarımı bir araya toplayacağım bir çalışma… Bir bakıma benim değil, beni izleyenlerin “best of”u. Bazen bana göre çok iyi ve anlamlı bir kareyi sosyal medyaya koyunca, en az beğeniyi o alabiliyor. “Selected Works” (Seçilmiş İşler) tadındaki bu kitapta en sevilen İstanbul karelerim yer alacak.

Bir de tabii 1980’lerden bu yana Sulukule, Kağıthane, Dolapdere ve Edirne gibi yerlerde yaşantısını fotoğrafladığım Romanlar var. Çok yakın hissettiğim insanlar… Onun kitabını da yapmak istiyorum. Büyük proje. Çok seçmem, aylarca uğraşmam lazım.

Bir yandan da büyük bir Tarihi Yarımada arşivi birikti. Ayvansaray ile Yedikule arasındaki mekanlar; boydan boya Suriçi’nde çekilmiş portreler, anlar ve mekanlardan oluşuyor. Onu da üç fasikül olarak yayınlamak istiyorum. Ama ömrüm yeterse. Zaman akıyor…

Timurtaş Onan. Portre: Mete Laçin

Bayağı çalışkansınız…
Evet ama ne doğru dürüst bir fotoğraf yayıncısı var, ne de bir teşvik… Türkiye biraz motivasyon kırıcı diyelim, en temiz şekliyle. Avrupa’daki fotoğrafçı arkadaşlarımın hepsinin yayıncısı var, kitabı birkaç ülkede birden dağıtılıyor. Burada ise kitapçılar kitabınızı rafa bile koymuyor. Çünkü kitaptan anlamıyor; aldıkları iskontoya bakıyorlar. Başıma çok gelmiştir: Mesela İstiklal Caddesi’nde bir kitapçıya gidip ünlü bir yazar veya şairin kitabını soruyorum; çalışan kişi adını bile duymamış oluyor, bilgisayara bakıyor! Halbuki 90’larda öyle değildi Beyoğlu kitapçıları. “Beyoğlu Eski Yeni”de portresine yer verdiğim, Aslıhan Pasajı’nda 40 yıldır sahaflık yapan İsmail İlbey çok örnek bir insan bence. Sattığı kitapları yıllar içinde hep okumuş. Yeni yazarlar keşfetmeyi yeni ülkeler keşfetmekten daha heyecan verici bulduğunu söylemişti bir seferinde. Etkilenmiştim bu sözünden.

Beyoğlu’na çıktığımızda sana nerelerde rastlarız?
Eskiden Kaktüs, Cadde-i Kebir gibi yerler vardı İmam Adnan Sokak’ta. Asmalı Mescit’de de güzel mekanlar vardı. Bazen hala Asmalı Mescit’e uğruyoruz. Tabii o bohem havası yok artık. Kino Garden diye bir yer vardı. Çok severdik. Güzel müzik çalardı. Orası da garip bir restoran olmuş. Refik ve Sofyalı meyhaneleri kapandı; her yer birahane oldu. Daha önceden Beyoğlu’na değer katan, sistemin dışında yaşayıp üreten sanatçı ve sanatsever kitle maalesef azaldı.

Yok mu hala güzel, gizli köşeler?
Nevizade hala güzel… Son zamanlarda o canlı müzikleri kaldırdılar; korkunç bir kakafoniydi.  Her eline gitar alan, bağıra bağıra söylüyordu. Nevizade’yi Balo Sokak’a bağlayan köşede salaş bir birahane vardır; orayı severim. Arkadaşımız Volkan’ın Sadri Alışık Sokak’taki 60 metrekare adlı mekanında devamlı bir canlı müzik programı var. Sadri Alışık Sokak ile Ayhan Işık Sokak’ın kesiştiği yerdeki Yeşilçam Kahvesi’ne de sık sık gideriz. Bir de Bova güzel, caz dinlemek için. Mis Sokak’ın alt köşesi Bova, Rock’n Roll’a, Rasputin gibi barlar ile biraz kurtarılmış bölge gibi. 90’ları andırıyor. Toplumsal olaylarda protestocuların toplandığı sokaktır Mis Sokak. “Neredesin aşkım?” diye bağırırlar oradan mesela; polisler dizilmiş dururken. Büyük Londra Oteli’nin tepesindeki teras barı severim. Lobisi de çok güzeldi; fakat bugünlerde hep düğün fotoğrafçıları çekim yapıyor orada. Meşrutiyet Caddesi’nde Noir Pit var; orada kahve içerim. Yüksek Kaldırım’dan aşağı, Galata’ya doğru inerken Barnathan’ın terası da güzel. Cihangir’de el değiştirse de Savoy Pastanesi hala duruyor. Arada bir kahvaltıya ya da çay içmeye gideriz.

Bu köşe taşları, insanın yön duygusunu korumasını sağlıyor. Savoy hala oradaysa içimiz rahat edebilir…
Evet, evet. Firuzağa Meydanı’ndaki çay bahçeleri de duruyor. Cihangir’in o kısmı çeker beni.

Timurtaş Onan’ı takip etmek için: @timurtasonan

“Beyoğlu Eski Yeni” kitabını satın almak için:
Shopier

Scala Kitabevi, Hazzopulo Pasajı

Robinson Crusoe, Salt Beyoğlu

Patika Kitabevi, Teşvikiye

  • İstanbul Kitapçısı

Yorum yazın