Kulaktan Kalbe: Güçlü Kadın Vokaller
Liste başı pop kraliçelerini unutun. Bu Spotify listesi, bir kere tanıyınca müptelası olacağınız kadın vokaller ile sizi tanıştırıyor —öyle sesler ki, farkında olmadan içinize sızıyor, omurganızdan yukarı tırmanıyor, bir daha da sizi bırakmıyorlar. Bu kadınlar sadece şarkı söylemiyor; sizi başka evrenlere götürüyorlar. Hepsi duygusal olarak yoğun, müzikal anlamda büyüleyici, kültürler arası ve ötesi… Paris’in sisli itiraflarından Endülüs’ün haykırışlarına, minimal elektronikten politik hip-hop manifestolarına kadar, her parçada ayrı bir keşfe hazırsanız, başlayalım!
1 / Julıee Cruıse’un çıkış albümü Floatıng into the Nıght‘ın (1989) hit parçası ve İkiz Tepeler dizisinin tema müziği Fallıng. 2 / Elısabeth Fraser.
JULEE CRUISE
Julee Cruise’un kristal gibi kırılgan, meleksi sesi; David Lynch’in İkiz Tepeler’deki o tuhaf rüya evrenine bizi götüren bir rehber oldu. 1989 tarihli Floating Into the Night albümü, adeta hüznün dans eden haliydi. 2022’de, uzun süren bir hastalık döneminin ardından, tıpkı bir Lynch sahnesindeki gibi aramızdan ayrılmayı seçse de müzikleri hala kulağımızda.
ELISABETH FRASER
Cocteau Twins grubunun leziz sesi. Elisabet Fraser sadece şarkı söylemiyor; duyguları ses formunda damıtıyor. Björk’ten The Weeknd’e kadar önemli müzisyenlere ilham olsa da kendisi hâlâ erişilmesi zor bir sır gibi. Jeff Buckley’le yaşadığı aşk, iki dünya dışı sesin kısa ama büyülü kesişmesiydi. Birlikte evde amatör şekilde kaydettikleri All Flowers in Time Bend Towards the Sun adlı düet, hayranları arasında hala kutsal bir gizli hazine muamelesi görüyor.

Lux albümü ile bir anda dünyada en merak edilen kadın vokallerden biri haline gelen Rosalía.
ROSALÍA
Rosalía sadece bir pop yıldızı değil —günümüzde küresel popun neye benzeyebileceğini yeniden tanımlayan birkaç sanatçıdan biri. Flamenko eğitimi aldı ama El Mal Querer parçasıyla bu türü sadece modernize etmedi, paramparça etti —asırlık ritimleri trap ve R&B’yle harmanlarken, duygusal yoğunluğunu da korumak gibi zor bir işi başardı. Björk, boşuna onun için “ruh ikizim” demiyor. Ve şu sıralar ortalık onun Björk ile beraber çıkardığı yeni single’ı Berghain ve yeni albümü Lux ile çalkalanıyor.
1 / Lou Doullıon 2 / Kamo Mphela, Glamour dergisinin kapağında.
LOU DOILLON
Jane Birkin’in kızı ama “ne de olsa ünlü bir aileden” diyerek onu bir kenara atmayın sakın! Lou Doillon’un görmüş geçirmiş gibi tınlayan sesi, iki kalp kırığı arasında yakılan bir sigara molası gibi. Folk’la indie rock arasında samimi bir denge kuran ilk albümü Places, eleştirmenlerin neden başını döndürdüğünü kanıtlar nitelikte. Şarkı söylediği kadar iyi de bir çizer olan Doillon, albüm kapaklarını çoğu zaman kendi tasarlıyor ve tipik olmayan bir moda ikonu olarak ilham ermeyi sürdürüyor.
KAMO MPHELA
Güney Afrika’dan yükselen Amapiano müzik hareketinin vücut bulmuş hali. House müziğin bir alt dalı olan Amapiano, yerli Zulu dilinde “Piyanolar” anlamına geliyor ve deep house, jazz, ve lounge tarzlarını Afrika ritmleriyle dünyaya sunuyor. Çıkışını viral bir dans yıldızı olarak yapan Kamo Mphela, enerjisini sesine aktararak yoluna devam ediyor ve Soweto’dan doğan müziğiyle dünyanın kanını kaynatıyor.
Görsel sanatlardan müziğe uzanan çok yönlü ve bağımsız bir sanatçı olan Gudrun Gut, kendi müziklerinin prodüktörlüğünü de yapıyor.
GUDRUN GUT
Berlin’in yeraltı kültürünün yaşayan arşivi. Post-punk günlerinden beri burada; Einstürzende Neubauten’la aynı sahneyi paylaştı, Malaria!’nın kurucusuydu. Müziği minimal, mekanik ve bir şekilde baştan çıkarıcı —Kraftwerk grubunun flört etmeyi öğrenmiş hali gibi. Yapımcı, plak şirketi kurucusu, radyo programcısı… Yani, çok yönlü bir kişilik.
1 / Mélanıe de Bıasıo 2 / Lykke Lı
MÉLANIE DE BIASIO
Fısıltının çığlıktan güçlü olabileceğini kanıtlayan kadın. Belçikalı caz vokali ve flüt sanatçısının No Deal albümü, mum ışığında kaydedilmiş gibi: minimalist, baştan çıkarıcı ve yavaş. Sıklıkla Nina Simone ile kıyaslansa da De Biasio, spot ışıklarından beslenen divadan çok, yanınızdan süzülen zarif bir hayalet gibi. Geçirdiği bir hastalık yüzünden bir süre sesini kaybetse de, sonra sahnelere geri döndü —üstelik çok daha inanılmaz şekilde!
LYKKE LI
İsveçli müzisyen, melankoliyi parlak synth’lerle değil, saf duygularla parlatıyor. İlk albümü Youth Novels’daki söz ve müziklerin tamamını yazan yetenek; The Twilight Saga: New Moon için ürettiği Possibility parçasından sonra, aslolarak I Follow Rivers şarkısı ile dillere dolandı. 2014’teki I Never Learn albümünü İsveç’in karanlık kışında, bir aşkın külleri arasında yazdı —bu albüm, ayrılığın bile ne kadar güzel dillendirilebileceğinin de bir kanıtı.

Michelle Gurevich sahnede.
MICHELLE GUREVICH
Şöhret olmadan önce Toronto’da bir aydınlatma fabrikasında çalışan, mütevazi ama ışıltılı insan. Eski sahne adıyla Chinawoman, melankoliyi sinematografik bir sanat formuna dönüştürmeyi başaran kadın. Derin, alaycı sesiyle “terapi yerine ironi”yi tercih eden bir takipçi kitlesi yarattı. Leonard Cohen ve Marlene Dietrich bir Doğu Avrupa barında buluşsa, işte onun tınıları ortaya çıkardı.
1 / Lianne La Havas 2 / H.E.R.
LIANNE LA HAVAS
Jamaikalı bir anneyle Yunan bir babanın Londra doğumlu kızı. Soul, folk ve cazı zarafetle harmanlıyor; gitarı, sesi kadar duygusal bir araç. Is Your Love Big Enough? (2012) ile sessiz ama sarsıcı bir çıkış yaptı. Prince ve Bon Iver’la çalıştı ama her notası hala kişisel, sıcak ve samimi.
H.E.R.
“Having Everything Revealed” kısaltması adıyla tanınan H.E.R., sahneye hep güneş gözlükleriyle çıkıp önce müziğini konuşturdu —hem de çok akıcı biçimde. R&B, soul ve blues arasında çocuk oyuncağı gibi dolaşabilen sanatçının Grammy ödüllü I Used to Know Her albümü, kadife kaplı bir günlük gibi. Onu bir de sahnede gitar çalarken izleyin —en büyük ilham kaynağı olarak andığı Prince de keşke görebilseydi.

Yasmıne Hamdan, Jım Jarmusch’un Only Lovers Left Alıve filminde şarkı söylediği sahnede.
YASMINE HAMDAN
Arapça elektro-pop’u dünya sahnesine taşıyan Lübnanlı müzisyen. İlk olarak Zaid Hamdan ile beraber kurdukları Soapkills grubuyla tanındı; solo kariyerinde de aynı sound’u ve duygusal, sinematik ruhu korudu. Jim Jarmusch’un *Only Lovers Left Alive* filminde, vampirlerin Fas’taki Tanca şehrinin egzotik sokaklarında gece dolanırken bardan yükselen bir şarkıyı dinlemek için durduğu sahneyle ünlendi. Şimdilerde Paris’te Filistinli yönetmen eşi Elya Süleyman ile beraber yaşıyor ve turnelerini sürdürüyor.
1 / Tuğçe Şenoğul 2 / Nilüfer Yanya’nın Dancıng Shoes albüm kapağı.
TUĞÇE ŞENOĞUL
İstanbul’un en özgün seslerinden biri. Karanlık synth-pop’u şiirsel bir bilinçaltıyla buluşturuyor. Eskiden Gaye Su Akyol ile beraber Seni Görmem İmkansız grubunun vokalistiydi; şimdi tek başına rüya sekansları gibi tınlayan şarkılar yapıyor. Sahne performansları mı? Yarı ritüel, yarı sanat enstalasyonu —tamamen büyüleyici.
NİLÜFER YANYA
Türk, İrlandalı ve Barbadoslu kökleriyle zenginleşen Londralı müzisyen, indie-rock’ın uzun süredir beklediği şey: zeki, duygulu ve zahmetsizce cool. İlk albümü Miss Universe, lo-fi gitarları varoluşsal bir tedirginlikle buluşturuyor. Sahneye çıktığında kalabalığın nefesini tuttuğu hissediliyor. Özetle, o kadar iyi!
1 / Dafné Krıtharas 2 / Souad Massı
DAFNÉ KRITHARAS
Fransız-Yunan şarkıcı, Yunan, Türk ve Sefarad ezgilerini zarif bir modernlikle günümüze taşırken; sesi Akdeniz ve Karadeniz’de adeta bir zaman yolculuğuna çıkıyor. Varka albümünde lirik, duygulu parçalardan hareketli etnik düğün parçalarına nasıl geçebildiğine şaşıracaksınız.
SOUAD MASSI
Cezayir’den Paris’e uzanan bir göç hikayesini gitarına sığdıran Massi’nin, Kuzey Afrika folk’u, chaâbi ve soft rock arasında gezinen özlem ve umut dolu sesi, ılık ılık içinize akıyor. İlk albümü Raoui ile dünya çapında tanınan şarkıcının track’lerini replay’den uzun süre çıkamayacaksınız.
1 / Ana Tıjoux 2 / La Negra (Amparo Velasco)
ANA TIJOUX
Şilili anne – babasının Pinochet diktatörlüğünden kaçarak sürgüne gittiği Fransa’da büyüyen Ana Tijoux, Latin Amerika’nın en etkileyici kadın vokallerinden. Rap formunda ateşli şarkılarıyla politik meselelere değinen Tijoux’nun Filistinli-İngiliz Shadia Mansour ile birlikte icra ettiği Somos Sur ise Kuzeyli beyaz egemenliğine karşı Güney’in kara derili ezilenlerin (Afrika’dan Latin Amerika’ya ve Filistin’e) yanında duran, eşliğinde dans edebileceğiniz bir haykırışı andırıyor.
LA NEGRA (AMPARO VELASCO)
La Negra, yani Amparo Velasco, flamenko sahnesinin sınır tanımayan seslerinden biri. Alicante’de doğup çocukluğunu ailesiyle Meksika, Bogota, São Paulo ve New York’ta geçirdi. “Flamenko benim beşiğim, çünkü bir Çingeneyim ama Jimi Hendrix’i de Camarón kadar dinledim,” diyor. Gerçekten de öyle: Onun müziği toprakla gökyüzü arasında bir yerde —flamenko’nun ateşi, Latin tınılarının sıcaklığı ve cazın özgür nefesiyle harmanlanıyor.
1 / Francıs Andreu 2 / Lhasa de Sela
FRANCIS ANDREU
Uruguay’ın çıkardığı en iyi kadın tango vokallerinden biri olmakla beraber, Francis Andreu bundan çok daha fazlası. “Rio Plata”nın okyanusa döküldüğü nehir ağzında asırlardır karşılıklı yaşayan Buenos Aires ile Montevideo sakinlerinin damarlarında akan melankoliyi tutkulu sesiyle adeta damıtan Andreu’yu, Afrika esintili “candombe”ler veya Uruguay’ın pastoral kır yaşamına dair şarkılar söylerken de bulabilirsiniz.
LHASA DE SELA
Sanki yüz hayat yaşamış gibi şarkı söylüyordu —belki de gerçekten öyleydi. ABD’de bohem bir sanatçı ailenin içine doğan Lhasa, çoğunlukla Meksika’da ve sirklerle yollarda geçen çocukluğu boyunca Chavela Varas, Violeta Parra ve Victor Jara gibi Latin Amerikalı şarkıcılarla büyüdü. Folk, Latin ve Fransız chanson tarzını harmanladığı sahici bir tarz geliştirdi. Üç harika albümden sonra, 37 yaşında hayata erken veda etse de tüm dünyada özgün bir dinleyici kitlesine ulaşmayı sürdürüyor.
Türkçe