TOP

KOKULARLA ZAMANDA YOLCULUK

İstanbul’un bir kokusu olsaydı, nasıl olurdu? Kokular ve hafıza arasındaki güçlü ilişkinin peşinde İstanbul’u keşfe çıkan aromaterapist Gözde Keskin, bu yolculuğa şimdi bizi de dahil ediyor.

Güzel bir eylül akşamında, Frej Coffee & Arthouse’daydık. Şişhane meydanına bakan Art Nouveau – Barok karışımı süslü cephesiyle şehrin ilk gösterişli apartmanlarından olan ve Beyrutlu bir Levanten aileye yıllarca ev sahipliği yapmış Frej bünyesinde bir süredir devam eden, kent kültürüne dair buluşmalardan birindeydik. “İstanbul’da Dört Bitkiyle Zamanda Yolculuk” adlı sohbeti ve koku atölyesine katıldığım Gözde Keskin’den, İstanbul’un ev sahipliği yaptığı medeniyetlerin kokularla özel ilişkisini dinledim. Sohbete, yine bir müzik arkeoloğu olan Çağlar Fidan, kanunu ile eşlik etti. Birçok katılımcı gibi ben de müziği ile tanışmaktan çok mutlu oldum. Gözde Keskin’in kucağımıza bıraktığı ipuçlarıyla İstanbul’a kokuların penceresinden baktığımız sohbetin sonunda, temel uçucu yağlar ile kendi minik İstanbul kokularımızı da yapma fırsatı bulduk. Aromaların dünyasına kişisel yolculuğu hakkında daha fazlasını öğrenmek için, Gözde Keskin ile yeniden bir araya geldik…

1 / Gözde Keskin, Frej Coffee & Art House’da. 2 / İstanbul’da Dört Bitkiyle Zamanda Yolculuk konukları, uçucu yağlardan kendi kokularını karıştırırken.

Aromaterapi nedir? Sizin konuya merakınız nasıl başladı?
Aromaterapi, bitkilerden elde edilen yağların, ruh – zihin – beden dengesini sağlamak amacıyla kullanılmasıdır. Buna aromalarla tedavi de diyebiliriz. “Fitoterapi”nin (bitkilerle tedavi) bir alt dalıdır. Aromaterapist size uçucu yağlarla önerilerde bulunan kişidir. Hangi yağ ne için kullanılır, ne oranda kullanılmalıdır? Türkiye’de de aromaterapi, geleneksel tıp başlığı altında bir tedavi yöntemi olarak kabul edilse de tedavi etme yetkisi hekimlere verilmiştir. Aromatik ve tıbbi bitkiler eğitimimi ön lisans olarak yaptım; ayrıca ABD merkezli NAHA’nın (The National Association for Holistic Aromatherapy) uluslarar arası geçerliliği olan aromaterapi eğitimini de tamamladım. Amacım, birilerini tedavi etmek değil; öncelikle kendime ve başkalarına iyi gelmek.

İstanbul’un kokularla ilişkisi üzerine, geçmişe uzanan bir araştırma yapma ihtiyacı nereden doğdu?
Daha öncesinde 18 Mart Çanakkale Üniversitesi’nde sosyal bilgiler öğretmenliği okumuştum. Bu nedenle coğrafya, tarih, sosyoloji ve sanat tarihi hep hayatımda oldu. Çanakkale Savaşı esnasındaki sağlık uygulamaları, İstanbul – Çanakkale arasında yaralıların taşınması gibi konular ilgimi çekiyordu. Sonra İstanbul Üniversitesi’nde inkılap tarihi üzerine yüksek lisans yaparken, Çanakkale Savaşı sırasında İstanbul’da günlük yaşamı araştırdım. Bilim tarihi okumalarımda da sunumda sizle hikayesini paylaştığım ilk Müslüman eczacı Hamdi Bey’e rastladım. Sur içi İstanbul’undaki her yer; özellikle de Zeyrek bölgesi zaten ilgimi çekiyordu.

Aromaterapi ise kendime şifa bulma yolculuğumda karşılaştığım ve sıkıca sarıldığım bir alan oldu; aslında mesleğe dönüştürmek için yola çıkmadım. Bitkiler, uçucu yağlar ve onların mitolojisine dalınca; ister istemez tarih ve İstanbul ile yolunuz kesişiyor. İstanbul’da yaptığım geziler ve okumalar zamanla birbirine bağlandı ve katıldığınız sunum ortaya çıktı.

Koku hafızamız neden bu denli kalıcı?
Aromaterapide bitkilerin özünü kullanırız ve kokular ile beynimizdeki limbik sistemi doğrudan uyarırız. Uçucu yağlar içindeki bazı etken maddeler, endokrin bezlerimizi destekler. Bu tabii ki sadece bitkisel kokular için geçerli. Günümüzde özellikle parfümlerde sentetik kokular da kullanılıyor. Beynin belli bölgelerine doğru kokular ulaştığında, yorgunluk ve bitkinliği giderme, öğrenmeyi ve konsantrasyonu arttırma gibi etkiler ortaya çıkabilir.

Örneğin biberiye, öğrenmeyi kolaylaştıran en etkili bitki olarak eski zamanlardan beri bilinir. Hafızanın, ölümün ve yasın sembolü olan biberiye, Shakespeare’i bile etkilemiştir. Ünlü yazar, bu bitkinin hafızayı harekete geçiren yönünü eserlerinde de kullanmıştır. Hamlet’te Ophelia şöyle der: “Hatırlamak için biberiye var: dua et, sev, hatırla.”

Odaklanmaya yardım eden bir diğer bitki ise vetiver. Vetiver, odunsu bir bitkidir ve büyük kökleri vardır. Topraksı kokusu herkes için cazip olmayabilir. Ancak doğadaki haliyle ağır metalleri ve hava kirliliğini yok etmede etkili olduğu; insan zihninde ise dağınıklığı giderdiği ve odaklanmayı kolaylaştırdığı bilinir. Vetiver’i odaklanma ve topraklanma, kendi merkezimize dönme konusunda kullanabiliriz.

Yağlar karıştırılarak da kullanılır; örneğin biberiye ile mandalina veya portakalı karıştırabiliriz. Gül çok kıymetli olduğu için buhurdanlıkta kullanmayı önermeyiz, ama şişeden koklayabiliriz veya roller olarak kullanabiliriz. Adaçayı ve nane, uyarıcıdır. Uçucu yağlar, genel olarak her 5 metre kareye bir damla hesabı ile kullanılır. Ancak bazılarını çocuklar ve gebeler için önermeyiz. Çocuk odalarında güvenle kullanabileceğimiz uçucu yağlardan biri mandalinadır ve canlandırıcı bir etkisi vardır.

Öte yandan, kök bitkiler ile sıcak bitkiler (yani ateş elementini temsil eden, sarıdan kırmızıya uzanan meyveler) topraklanmak, olduğumuz yere ait hissetmekle ilgidir. Evi ev yapan bazı kokular vardır; mutfaktan gelen tarçın ya da vanilya aroması gibi. Kurabiye kokusu sizi anında çocukluğa götürür. Ancak kokular her zaman iyi gelmeyebilir. İyi hatıralar kadar, kötü anıları da canlandırabilir.

Mevsimler ile kokuları eşleştirmemiz gerekseydi…
Yılbaşı döneminde karanfil, tarçın, paçuli kullanılırken; ilkbaharda daha taze ve çiçeksi kokular tercih edilebiliyor. Sonbaharda güneş bizden uzaklaştığında sarı, turuncu gibi güneşi ve toprağı hatırlatan mandalina ve portakal kokularına; kışın ise biraz önce saydığımız ateş elementi kokularına yöneliyoruz. Aslında neye ihtiyacımız varsa ona doğru çekiliyoruz.

Herkesin kendine iyi gelen kokuyu tercih etmesi önemli. Özellikle pandemiden sonra bu eğilim giderek kuvvetlendi ve daha doğal olana dönme, bahçede ve balkonlarda çiçek ve bitki yetiştirme isteği arttı. Özel bir ilgi alanı haline geldi ama ben isterim ki yeniden eskisi gibi, bu herkesin hayatının bir parçası olsun. Belki artık şişeleyerek biraz daha yakınımızda tutabiliriz bitkileri…

Coğrafya ile kokuların etkisi arasındaki ilişki nasıl? Herkese kendi habitatında yetişen bitki mi şifa olur?
Şu anda dünyanın her yerinden her türlü bitkiye kolaylıkla ulaşabiliyoruz. Oysa ki neye ihtiyacımız varsa, yanı başımızda da bulunuyor. Jojoba yağı Güney Amerika’da yetişen bir bitkiden elde ediliyor, ancak bitki 8 yaşına geldiğinde yağ verebiliyor, dolayısıyla da oldukça pahalı bir hammadde. Ülkemizde ise aspir yağı aynı işlevi görüyor. Yerel olanı kullanmak hem ucuz hem daha kolay ama yeterince parlatılmadıkları için bilinmiyorlar.

Aynı şekilde uluslararası kozmetikte sıkça kullanılan çay ağacı yağı yerine de ülkemizde her yerde yetişen defne bitkisinin yağını kullanmak mümkün. Birebir aynı etken maddelere sahip olmamalarına rağmen, aynı etkiyi gösteriyorlar. Ben öncelikle kendi coğrafyamızda yetişen bitkilerin kullanılmasını çok önemsiyorum. Popülarite insanları esir alıyor. Sosyal medyada şu anda hint yağının çeşitli kullanımlarıyla ilgili çok video görüyorum ve bunu çok sakıncalı bulunuyorum. Hint yağı medikal olarak hastanelerde kullanılıyor ama bunun sosyal medya yoluyla yayılmasını doğru bulmuyorum.

Bizde koku denilince gül ve lavanta; dolayısıyla da Isparta öne çıkar. Türkiye’de böyle başka merkezler de var mı ?
Bazı belediyelerin çalışmaları var ama pek duyulmuyor. Balıkesir Belediyesi’nin BAÇEM adlı çiftçi eğitim merkezi tarafından son birkaç yıldır temmuz ayında düzenlenen Aromaterapi Festivali, uluslar arası düzeye getirildi. Türkiye’nin dört bir köşesinden aromaterapi profesyonellerinin toplandığı bu festivalin, önümüzdeki yıllarda daha da gelişerek duyulmasını ümit ediyorum.

İstanbul’u anlatan kokulardan oluşan bir sepete neleri koyardınız?
Bizans’ı simgelediği için mür, Osmanlı içinse gül. Günlük hayatta çok kullanıldığı için lavantayı, İstanbul mezarlıklarının ağacı olarak da serviyi eklerdim. Tıpkı Yahya Kemal Beyatlı’nın gülü, serviyi ve buhurdanlıkları buluşturduğu Rindlerin Ölümü şiirindeki gibi.

MÜR: BİZANS’IN KUTSAL BİTKİSİ

Reçineleri, bitkilerin kabukları yaralandığı zaman kendilerini şifalandırmak için kullandığı salgılar olarak düşünebiliriz. Tarih boyunca şifalı özellikleriyle kullanılan ve değerli görülen mür ağacının reçinesi de onlardan biri. Mitolojide ilk olarak tanrıların gazabına uğrayarak mür ağacına dönüştürülen Myrra’nın (veya Smyrna) göz yaşları olarak karşımıza çıkıyor. Antik Mısır’da ölüleri mumyalamada kullanıldığı biliniyor. Hz. İsa doğduğunda, bilge kralların altın ve günlük reçinesi ile beraber ona getirdiği üç hediyeden biri olan mür, Hristiyanlık’ta da kutsal kabul ediliyor. Romalılar mür yağını kiliselerde, buhurdanlıklarla mekanı arındırmak için kullanmışlar ve bu alışkanlık Doğu Roma ile beraber İstanbul kiliselerine kadar taşınmış.

Mürün Faydaları ve Kullanımı:
Günümüzde mür reçinesi, sakinleştirici, üzüntü ve anksiyeteyi azaltıcı, nefes açıcı özellikleriyle kullanılıyor.

Altta: Beykoz işi opalin ve billur gülabdanlar. Fotoğraf: Alif Art müzayede kataloğu.

GÜL: OSMANLI’NIN YAŞAMA SEVİNCİ

İslam inancında Hz. Muhammed’i, tasavvufta ilahi aşkı simgeleyen gül, Osmanlı zamanında evlerde ve konaklarda, cami ve tekkelerde ibadet esnasında bolca kullanılırdı. Edirne ve Topkapı saraylarında gül bahçeleri bulunduğu gibi; saray kültüründe güzel koku için gül suyu ve buhur yakma geleneği de yerleşmişti. Gül suyunu serpmek için gülabdanlar, tütsü yakmak için buhurdanlar kullanılır ve bu farklı karışımları hazırlamaktan sorumlu “buhurciyan” adı verilen özel görevliler bulunurdu. Öd ağacı, gül suyu ve amber en popüler buhur karışımı olmakla birlikte; misk, ardıç tohumu, günlük, sandal ağacı, ladin gibi başka malzemeler de kullanılırdı. Buhurciyanlar tarafından dikkatle kullanılan gül; yemeklerden önce ve sonra, davet ve elçi kabullerinde de servis edilirdi. Saray defterlerinden, gül suyunun sadece güzel koku amaçlı değil; tatlandırıcı olarak yemeklerde ve helvahanede sabun yapımında kullanıldığını da anlıyoruz.

Günümüzde dünyanın en büyük gül yağı tedarikçilerinden olan Türkiye’de uçucu yağı için yaygın olarak yetiştirilen Rosa damascena’nın (Şam gülü) tarihi ise pek gerilere uzanmıyor. İlk olarak 1880’de Müftüzade İsmail Efendi, Bulgaristan’ın Kazanlık bölgesinden bastonuna sakladığı bir gül fidanını getirerek Isparta’ya dikmiş. Bugün parfüm endüstrisine hammadde üreten Isparta ile özdeşleşen bu gül türü; yağ bakımından son derece verimli olsa da koku bakımından Bulgaristan gülünün gerisinde kalıyor. Günümüzde gül yağı ve kokusu olarak satılan ürünlerin genellikle sentetik üretimler olduğunu belirtmekte de fayda var. 5 ile 8 ton gül yaprağından sadece 1litre gülyağı elde edildiğini düşünürsek, gerçek gül yağının ne kadar kıymetli olduğunu da anlarız.

Gülün Faydaları ve Kullanımı:
Gül yağı için yapılan bilimsel araştırmalar, dünyadaki her madde gibi gülün de bir frekansı olduğunu ve 320 hz ile bitki dünyasının frekansı en yüksek üyesi olduğunu ortaya koyuyor. Kalbe iyi gelen gül, aynı zamanda hafızayı güçlendirmede de etkili.

LAVANTA: AROMATERAPİNİN DEMİRBAŞI

Osmanlı sarayında gül ve misk kadar popüler olan lavanta, ülkemizde genellikle çamaşırlara güzel koku vermek için veya buhur olarak kullanılır. Ancak lavantaya dünyadaki tıbbi itibarını kazandıran kişi, “aromaterapi”nin de isim babası olan René-Maurice Gattefossé idi. Fransa’nın Provans bölgesinde üreticiden parfüm sektörüne uzanan tedarik zincirini ve lavanta dikimini geliştiren Gattefossé, geçirdiği bir kaza sonrasında lavantanın antiseptik ve yanık tedavi edici özelliklerini keşfetmiş ve 1937’de “Aromaterapie” adlı kitabını kaleme almıştı.

Lavantanın Faydaları ve Kullanımı:
Tıbbi lavanta rahatlatıcıdır ve yaraları iyileştirme özelliği vardır; melez lavanta ise içeriğindeki kafur nedeniyle uyarıcıdır. Ortam kokusu olarak daha çok melez lavanta tercih edilir.

SERVİ: MEZARLIKLARIN ZARİF BEKÇİSİ

İstanbul’un mezarlıklarıyla özdeşleşmiş servi, aromaterapinin de temel malzemelerinden biri. İnce uzun gövdesi gibi kökleri de ince uzun olan servi, çevresindeki yapılara zarar vermediği için ve yas dönemlerinde rahatlatıcı, destekleyici olması nedeniyle mezarlıklarda sıklıkla tercih edilmiş. İstanbul’un ünlü anıt ağaçlarından biri olan, 1400 yaşındaki Zincirli Servi’nin kurumuş devasa bedenini görmek isteyenler; Koca Mustafa Paşa’daki Sümbül Efendi Camii’ne yolunu düşürebilir.

Servinin Faydaları ve Kullanımı:
Solunum yolları açıcı, öksürük giderici olan servi, duyguları yatıştırıcı ve stres giderici özellikleriyle de kullanılıyor.

DE MATERIA MEDICA: Tıbbi Bitkilere Dair İlk Kitabın Hikayesi

MS 65’de yazılan ve farmakolojinin öncülü sayılabilecek ve Latince kaleme alınan bu eser, yaklaşık 600 bitki ve 1000 kadar reçeteyi bir araya getiriyordu ve Yunanca, Latince ve Arapça el yazmaları Orta Çağ boyunca dolanarak, meraklısının başucu kitabı oldu. Anavarza (Adana yakınlarında bir antik kent) doğumlu yazarı Dioscorides, askeri hekim olarak Roma ordusuyla çok yer gezmiş ve “De Materia Medica” (Tıbbi Malzeme Üzerine) adlı muazzam eserinde, incelediği bitkileri sınıflayarak kullanımlarına dair çeşitli bilgiler vermiş.

Bu kitabın en ünlü kopyası ise İstanbullu hayırsever ve sanat hamisi Bizans prensesi Juliana Anicia tarafından sipariş edilmiş. “Juliana Anicia Codex” (MS 512) olarak da bilinen bu genişletilmiş Yunanca kopyada, Dioscorides’in kitabının aksine bitki resimleri de yer alıyordu. Bizans’tan sonra Osmanlı’nın eline geçen bu değerli el yazması, saray hekimleri tarafından uzun zaman kullanıldı. Ancak Kanuni Sultan Süleyman döneminde, İstanbul’da görev yapan Avusturya büyükelçisinin İmparator Ferdinand’ın emriyle oldukça yüksek bir miktar altın ödeyerek, bu el yazmalarını Osmanlı İmparatorluğu’ndan satın aldığı biliniyor. Günümüzde el yazmaları Viyana’daki Avusturya Milli Kütüphanesi’nde bulunuyor.

Gözde Keskin’in sıradaki etkinliklerini takip etmek için: @gozde_keskin

yorum (2)

  • Berna Günay

    Harika bilgiler, teşekkürler.

    yanıtla
    • What's Up İstanbul

      Bizim kadar sizin de keyif almanıza sevindik!

      yanıtla

Yorum yazın