Tavşan İmparatorluğu: Çocukluğun Duygu Atlası
<blockquote>
<p style=”text-align: left;”>Bahar ayları yalnızca doğanın uyandığı değil, aynı zamanda kültürlerin en renkli kutlamalarının da sahneye çıktığı zamandır. Şehirler yeniden açık havada yaşamaya başlar, festivaller sokaklara taşar ve her köşede bir kutlama sizi bekler. İspanya’da dev heykellerin alevlere teslim edildiği gecelerden Tayland’ın su savaşlarına, İrlanda’nın yeşile bürünen sokaklarından Japonya’nın sakura ağaçlarına kadar dünyanın dört bir yanında bahar, seyahate çıkmak için sayısız bahane sunar. İşte, kutlamaların peşinden gitmek isteyen gezginler için dünyanın en unutulmaz bahar festivalleri…</p>
</blockquote>
<blockquote>
<p style=”text-align: left;”>Tavşan İmparatorluğu, çocukluğun en kırılgan ve en berrak anlarına uzanan bir sinema dili kuruyor. Antalya Altın Portakal Film Festivali dahil 16 yerli ve uluslararası festivalden ödüllerle dönen yönetmenin belgeselden süzülen bakışı, kurmacada sahici bir duygu atlasına dönüşüyor. 4 Nisan’da Atlas Sineması’ndaki özel gösterim ve senaryo incelemesi öncesinde, bu içsel yolculuğu konuştuk.</p>
</blockquote>
Bir bağımsız yapımda ilk kez bu kadar geniş bir coğrafyayı kapsayan bir prodüktör listesi görüyorum: Türkiye, Hırvatistan, Lübnan ve Meksika’yı aynı filmi çekme “arzu”sunda nasıl buluşturdunuz?
Bu aslında başından itibaren bilinçli bir ortak yapım stratejisinden çok, filmin artistik ihtiyaçlarının beni götürdüğü bir yolculuğun sonucu oldu. Belirli estetik arayışların peşine düşmem, örneğin özellikle bir kadın görüntü yönetmeniyle çalışma isteği, beni Meksika’ya kadar götürdü ve orada Claudia Becerril Bulos ile bağlantı kurmamı sağladı. Benzer şekilde Hırvatistan’da da, yine filmin ihtiyaçları doğrultusunda Vladimir Gojun ile yollarımız kesişti. Yani süreç, coğrafyaları önceden planlamaktan ziyade, filmin kendi estetik ve yaratıcı ihtiyaçlarının belirlediği organik bir hatta ilerledi.
Bununla birlikte, geliştirme sürecinde yer aldığımız uluslararası platformlar da belirleyici oldu. Senaryonun farklı ülkelerde karşılık bulması, bu platformlarda görünürlük kazanmamız ve projeye duyulan güven, ortak yapımcıların sürece dahil olmasını kolaylaştırdı.
Son olarak, filmin çocukluk meselesine odaklanan hikâyesinin evrensel bir damar taşıması da bu birlikteliği mümkün kıldı. Farklı coğrafyalardan yapımcıların aynı projede buluşabilmesi için yalnızca üretim koşullarının değil, anlatının da ortak bir duyguda kesişmesi gerekiyor. Sanırım bu üç dinamik —artistik arayış, uluslararası geliştirme süreci ve hikâyenin evrenselliği— filmin bu çok uluslu yapım yapısını belirledi.
Belgeselden gelen bir sinemacı olarak, “Tavşan İmparatorluğu” ikinci uzun metrajlı filminiz. Belgeselden kurmacaya geçmek nasıl bir his?
Belgesel ve kurmaca arasında gidip gelen bir üretim pratiğim oldu; ikisinin de kendine ait ayrı dünyaları ve çalışma dinamikleri var. Belgeselde zaman, mekân ve hikâye büyük ölçüde gerçekliğin akışı içinde şekillenir; siz daha çok o gerçekliği takip edersiniz. Kurmacada ise tam tersine, zamanı, mekânı ve karakterleri kuran, dünyayı inşa eden taraf sizsiniz.
Benim için belgesel, gerçekliği derinlemesine kavramak adına çok güçlü bir alan oldu. Gerçek insanların hayatlarına, duygularına ve mücadelelerine doğrudan temas etmek, kurmaca üretirken de besleyici bir deneyim sağlıyor. Çünkü kurmacayı kurarken de aslında o gerçekliğin içinden süzülen bir duyguyu inşa ediyorsunuz.
Öte yandan kurmaca, yönetmen ve yazar açısından çok daha geniş bir kontrol ve özgürlük alanı sunuyor. Bir dünya kurarken, o dünyanın tüm bileşenlerini belirleyebilmek benim özellikle yakın hissettiğim bir taraf.
Ama yine de belgeselin de tamamen “saf gerçeklik” olduğu fikrine mesafeliyim. Sonuçta orada da bir bakış açısı, bir tercih ve güçlü bir kurgu var; yani anlatıyı biçimlendiren ciddi bir yönetmen iradesi söz konusu. Bu yüzden belgeselde de beni en çok cezbeden şey, görünenin ötesine geçip, anlatılmayanı, iç dünyayı ve ruh hâlini araştırma imkânı. Bu yönüyle aslında kurmacayla düşündüğümüzden daha fazla akrabalık taşıyor; ayrım daha çok biçimsel ve üretim koşullarında belirginleşiyor.
Neden filmlerinizde genelde çocuklar başrolde? Sahicilik arayışı mı bu?
Aslında bu tercih bilinçli bir stratejiden çok, çocukluk dünyasına duyduğum derin meraktan besleniyor. Kısa filmlerimden belgesellerime ve iki uzun metrajlı filmime kadar çocukların hep merkezde olması biraz da bu merakın doğal bir sonucu. Çocuklarla çalışmak, filmi bir anlamda oyuna dönüştürmek gibi; bu da bana çok özgür ve canlı bir alan açıyor.
Çocukluk, insanın en şeffaf, en özgün ve en kırılgan dönemi. Bu yüzden o dünyayı anlamaya ve anlatmaya çalışmak benim için çok kıymetli. Uzun yıllardır çocukluk ve sinema ilişkisi üzerine düşünüyorum; hatta İngiltere’de başlayıp yarım bıraktığım bir doktora çalışmam da bu alandaydı.
Dünya sinemasında da beni en çok etkileyen filmlerin önemli bir kısmında çocuk karakterlerin merkezde olduğunu görüyorum. The 400 Blows, A Boy, Cinema Paradiso, Ivan’s Childhood, This Is England, The White Balloon ve Where Is the Friend’s House? gibi filmler benim sinema hafızamda çok güçlü izler bıraktı.
Dolayısıyla evet, bu bir anlamda sahicilik arayışıyla da ilişkili; ama beni çocukluğa çeken şeyin bundan da öte, daha derin bir ruhsal arayış olduğunu düşünüyorum. Çünkü çocukluk, dünyayı ilk kez kurduğumuz ve en çıplak haliyle deneyimlediğimiz yer. Benim sinemam da biraz o ilk temasın izini sürmeye çalışıyor.
Son zamanlarda gördüğünüz en harika şey neydi?
Açıkçası son zamanlarda yaşadığım en özel anlardan biri, yıllardır hayranlıkla müziklerini dinlediğim Erkan Oğur ile Tavşan İmparatorluğu’nun galasında bir araya gelmekti. Filmi birlikte izlemek ve aynı sahneyi paylaşmak benim için gerçekten unutulmaz bir deneyimdi.
SEYFETTİN TOKMAK’IN FİLMOGRAFİSİ
Kurmaca (Uzun Metraj):
- Tavşan İmparatorluğu — 2024
- Kırık Midyeler — 2011
Belgesel:
- Türk Arabesk Müziği Tarihi — 2022
- Orient Express — 2011
- Hayal Çetesi — 2010
Türkçe